"Hazır mantı alayım da üstüne salçayı ve yoğurdu hazırlayayım, ne var ki ebem de hazırlar." dedim, demez olaydım. Meğer işin özü mantıda değilmiş, sostaymış. Yoğurtta sorunum yok, ne de olsa ata sporu yoğurt; hemen sulandırabiliyorum ve akışkan hale getirebiliyorum. Ya salça? Ne zor işmiş salçayı sıvılaştırmak. Olmadı. Beceremedim. Gerçeklerle yüzleşmem gerektiği için biraz sert yorumlar yazarsam beni engelleyin; ama salçayı akışkan hale getiremeyecek kadar beceriksiz, elinden iş gelmez, yeteneksiz, bip, ..., bir adamım. "Açlıktan öl o zaman." diyesim geliyor kendime. Yetmezmiş gibi salçayı -nasıl becerdiysem- donuma sıçrattım. Hem de uzaktaki ocağın üstünden. Yetmedi salçayı yakmayı da başardım. Kapkara oldu salça. Yazıklar olsun bana. İnsan bazen kendinden disginiyo!
Ha, bu arada mantı da olmadı, kazık gibi kaldı... İnsanın kendi yaptığı yemeğin midesine oturması kadar içine oturan bir şey yokmuş bunu anladım...
Yasal zorunluluğu olmayan uyarı: Bu yazı 10.04.2009'da yazılmış ve Neslihan Çökük'ün hatırı olsun diye şinci yayımlanmıştır.
Sinemalara film dayanmıyor. Gelen film üç hafta kalıp gidiyor. Bazıları şehir merkezinde durmuyor, Ankara dışına taşınmış büyük alışveriş merkezlerinde gösterimlerine devam ediyor.
Alışveriş merkezlerine taşınmış sinemalardan insana hayır gelmez; çünkü sinema ipini koparıp AVM’ye gelmiş, ne için geldiğini bile bilmeyen kalabalıktan sağ çıkmayı başardıktan sonra, kulaklara yerleşmiş anlamsız gürültü silinmeden, kafa durulup kendine gelmeden izlenecek bir gösteri değildir. Sinema izlemenin medeni, kabul görmesi beklenen bir kurallar bütünü vardır bence: Kafa sakin, kulak çınsız, üst baş temiz olmalı. Kız tavlamak gibi tâli amaçlara sapılmamalı, hedefe odaklanmalı. Aç karnına gidilmemeli, mide gurultusunun yanı sıra ikinci perdede açlıktan bayılma tehlikesi yaşanmamalı. Bağırsaklar bozukken kesinlikle gidilmemeli; çünkü bağırsak, sesini bastırsak bile kokusuna hâkim olmak mümkün değil.
Dün Emre’yle birlikte sinemaya gidecektik. Elbette benim sinema için uygun gördüğüm kurallar bütününe uyarak. Elimde poğaçamla açlığımı bastırmak üzere Emre’nin iş çıkışına gittim. Ona da bir poğaça almıştım. İş çıkışı güle oynaya, kendimizi zorla hayata tutundurmaya çalışarak Atatürk Bulvarı’ndan aşağıya yürüdük. Ankara’nın tozu bir türlü bitmeyen asfaltlarından ve egzoz dumanlarından biraz kirlenmedik desem yalan olur; ama olsun, ilk taşı temiz olan atsın.
Bakanlıklar’a varınca eskinin sahaflarının, şimdinin Üniversite’ye, LES’e, TUS’a ve bilimum gereksiz sınava hazırlık kitabı satan kitapçılarının arasından, Olgunlar’dan Kızılırmak’a çıktık. Kızılırmak Sineması’na baktık, geç kalmıştık. Selanik Sokak’a girmek üzereydik ki Ankara’nın artık efsaneleşmiş kaldırıma benzemeyen kaldırımlarından yürürken kendini bilmez, yerini terk etmiş bir kaldırım taşı kendini ayakkabıma fırlattı, açık açık bana kafa tuttu. Hay bin kunduz! Sen tut o kabadayı taş tam ayakkabımın üstünden bir katmanı al götür. Oldu mu size ayakkabımın göbeğinde bir renk uyuşmazlığı! Gayri ben o taşı tekmelesem ne fayda. Taşla taş olmayayım deyip yürüdüm; ama yüreğimde bir sızı.
Girdik sinemaya, neye gideceğimizi bilmiyoruz. Ayakkabım çizik. Neyin saatine denk geldiysek ona gidecektik; çünkü Emre boynunda bir kartla köle gibi saat altı buçuğa kadar çalıştığından ve o kartı okutmadan işten sıvışma gibi bir lüksü olmadığından altı yedi arası tüm gösterimleri ıskalıyorduk. Nitekim çoğu filmi kaçırmıştık; bir de ayakkabımın üstünde belediye hafriyatı. Morelim bozulmuş, canım sıkılmış, sen bilemezsin daha neler!
O gitti, bunun başı kaçtı derken konusunu bile bilmediğimiz ve afişinde de konusuna dair hiçbir ipucu olmayan Kıymık’a girdik. Aslında buna girmekten ziyâde ‘kendimizi iteledik’ demek daha doğru olacak.
Sinema için koyduğum kurallara bir ek: Konusunu bilmediğiniz filme girmeyin.
Konu şöyle: Bilimsel deney yapılan bir alanda (ki ne tür bir çalışma olduğunu hiç bilmiyoruz, yalnızca öyle bir alan olduğu bilgisi veriliyor) kıymık çıkaran bir etkileşim oluyor, o kıymık insanın sinir sistemini bozuyor, vücut bol kıymıklı ve denetimden çıkmış bir halde kendine mama arıyor.
Asıl ekip şöyle oluşuyor, soyguncu çiftin arabası bozulunca evlilik yıldönümü kutlamasına giden çiftin arabasını gasp ediyorlar, böylece oluyor size dörtlü bir kargaşa… ve kıymık. İlk saldırı göz kadar bir benzinlikte, benzinliğin biricik pompacısına. Pompacı kıymıklanıyor ve bizim dörtlü o benzinliğe geliveriyor. Kıymıklanmış pompacı soyguncunun çişe giden kız arkadaşını kıymıklıyor, geri kalan üçü benzinliğe sığınıyorlar… Ondan sonrası dehşet hedefiyle yola çıkılmış güldürü.
Konuyu anlattım bitti. Böyle konulu bir filmi ben ayakkabımın üstünde belediyenin armağanı kıymıkla izledim. İlk on dakika reklam izledik ki ben bu süreyi ‘Acaba geçer mi?’ diye ayakkabımın üstündeki kıymığı düşünerek harcadım. Yarım saat sonra ara verildi, ‘ne çabuk’ şaşkınlığımı üstümden attıktan sonra kâğıt mendille ayakkabımı cilalamaya çalıştım; lâkin ikinci yarı makinistin düdüğüyle başladığında kıymık ayakkabımın üstünde duruyordu. Müthiş (!) bir finalle film bittiğinde perdede daha ilk isim çıkmadan sinemanın kapısında aldık soluğu… benim ayakkabımda kıymıklı.
Eve döndüm ayakkabım kıymıklı.
Buradan belediye çalışanlarına sesleniyorum: Kıymık’ı izleyin ve lütfen şu kaldırımları insanları kıymıklamayacak şekilde düzeltin artık. Bu filmden çıkarmamız gereken dersler var.
Son söz: Son sahnede ormanda başka bir kıymık kıpırdadı, umarım o bir kirpidir ve Kıymık-2 çekilmez.
Yer : Ankara... A.Ayrancı... A.Ayrancı'nın anacaddesi Güvenlik Caddesi...
Güvenlik Caddesi'ne geçtiğimiz haftasonu asfalt döküldü.. Trafik değişti; arabalar, otobüsler ara sokaklardan yol bulmaya çalıştılar. Katlandık, yollar düzeliyor diye sevindik.
Ve bu hafta caddenin durumu... Logar kapakları yerleştiriliyor... Neden bu kadar çok kapak yerleştiriliyor onu da anlayabilmiş değilim!
Fotoğraflarla sınırlı kalsaydı keşke; caddenin aşağısı da delik deşik... Bir işi iki seferde yapmak bize has bir çalışma yöntemi.
Özgür Edebiyat’ın 14. sayısı[1] Orhan Duru’nun Erguvan adlı hikâyesiyle başlamış. Erguvan’ın dergi yönetimince dergi kapağında ‘hikâye’ olarak sıfatlandırılması ne derece doğruysa, Seyit Göktepe’nin Kedi adlı öyküsünün ‘hikâye’ başlığı altından yer alması o derece yanlıştır kanımca. Ancak bu yazının konusu öykü-hikâye kavgası değil.Yazımda Orhan Duru’nun Türkçesi üzerinde yoğunlaşacağım... ve bir edebiyat dergisinin açılışında bu kadar bozuk bir dille kaleme alınmış bir hikâyenin nasıl yer alabildiğine -tekrar tekrar- şaşıracağım.
Hikâye şu cümleyle başlıyor: “Konstantiniyye’deki Bizans sarayı aynı zamanda imparatorluğun yönetim merkezi ve siyasetin düzenlendiği yer olarak düşünülür.”
Hikâye ‘aynı zamanda’ ifâdesini barındıran bir cümleyle başlıyor. Neyle aynı zamanda? Belli değil. Saray bir takım işler için ve aynı zamanda başka işler için kullanılıyor. Saray olmasıyla aynı zamanda değil herhalde. Aynı zamanda kısmını biliyoruz; fakat öncesinden geleni bilmiyoruz. Yazı sanki bir hikâyenin orta kısmından çekilmiş bir bölümle başlıyor gibi. (Bu konuda bir ipucu yok. Aacaba öyle mi!)
Devam ediyor: “Bu düşünme sonucunda çok garip durumlarla karşılaşılır. Bu sonuçlardan biri erguvan çiçeğinin kaderi ya da alın yazısı olarak düşünülmelidir.”
Bu iki cümle hakkında dilbilgisi açısından bir yorum yapamam; ancak kulağı tırmalayan uyumsuzluğun ‘sonucunda, durumlarla, sonuçlardan’ üçlüsünden kaynakladığını düşünüyorum. Tekrar okunduğunda fark edilecektir.
Hemen sonra şu cümle geliyor: “Aldığımız bilgilere göre haşmetli imparatoriçe hazretleri daha çok saray içindeki kokular ve esansların üretimi, kokuların elde edilmesini ve bu kokuların sarayda ilişkilerini yönetmek gibi ağır bir görev üstlenmişti ama bu görevde elbette doğru olarak imparatorluk uzmanları da katkıda bulunuyordu.”
Bir başlık altında toplarken ‘üretimi’ ve ‘yönetmek’ dilbilgisi olarak doğru gibi görünse bile ‘üretimi’ ve ‘yönetimi’ biçiminde kullanılması daha doğru olacaktı sanırım ve ayrıca imparatoriçenin görev maddelerini sıraladıktan sonra ‘ağır bir görev’ olmamalıydı artık. Kanımca cümle şu haliyle kendini bulabilir: “Aldığımız bilgilere göre haşmetli imparatoriçe hazretleri daha çok saray içindeki kokular ve esansların üretimi, kokuların elde edilmesinin ve bu kokuların sarayla ilişkilerinin yönetimi gibi ağır görevler üstlenmişti; ama kendisine bu görevde -elbette doğru olarak- imparatorluk uzmanları da katkıda bulunuyordu.”
“Şimdiden şunu belirtelim ki imparatorluğun önemli gelirlerinden birisi ipek ticareti ise öbürü de doğrudan doğruya saraydan koku ve esans üretimi ile bunları satma gibi tecimsel sorunları kapsıyordu.”
Yazar saray gelirlerini sayarken gelirlerin içine ‘bunları satma gibi tecimsel sorunlar’ı da katmış. Burada cümle -zorlayarak- şöyle kurulabilirdi: “Şimdiden şunu belirtelim ki imparatorluğun önemli gelirlerinden birisi ipek ticaretiydiyse öbürü de doğrudan doğruya saraydan koku ve esans üretimiydi ki süreç bunları satmak gibi tecimsel sorunları da kapsıyordu.”
“İmparatoriçe saray içinde, erguvan renkli salonlar, erguvan renkli mermerlerle kaplı koridorlar, yüksek mevkideki memurların çalışmaları için özel olarak yapılmıştı.”
Özne fiil uyumsuzluğu. ‘İmparatoriçe’ ve ‘yapılmıştı’. Ve ‘içinde’ kelimesine gerek yok. Cümle bozuk olunca düzeltirken birkaç doğru cümle çıkarılabilir. Mesela doğru cümle tercihlerinden biri şu olabilirdi: “İmparatoriçe saraydaki erguvan renkli salonları, erguvan renkli mermerlerle kaplı koridorları yüksek mevkideki memurların çalışmaları için özel olarak yaptırmıştı.” Bir diğer tercih: “İmparatoriçe saray(ın)daki erguvan renkli salonları, erguvan renkli mermerlerle kaplı koridorları yüksek mevkideki memurların çalışmaları için özel olarak yaptırmıştı.” Bir diğer tercih: “İmparatoriçenin sarayındaki erguvan renkli salonlar, erguvan renkli mermerlerle kaplı koridorlar yüksek mevkideki memurların çalışmaları için özel olarak yapılmıştı.” (Cümlede ‘İmparatoriçe saray’ gibi bir tamlama kullanıldığını sanmıyorum.)
“Bu esans alışverişini kayrak taşı gibi ince ve uyumsal bir biçimde yapılmasını sağlıyorlardı.”
Cümle memurların görevinden bahsediyor. Düşük. Cümlede ‘alışverişini’ kelimesi yerine ‘alışverişinin’ kelimesi kullanılmalıydı. Cümlenin başında geçen ‘bu’ sıfatı ise öncesindeki cümleyi değil, onun da öncesindeki cümleyi işaret ettiği için boşta kalıyor. Ve ne acıdır ki ‘uyumsal’ kelimesini hiçbir sözlükte bulamadım. Bir kelimeyi sözlükte bulmak şart değil, nitekim Salah Birsel’in onlarca kelimesi vardır ki kendi üretimidir; ancak Birsel’in kelimeleri anlatmak istediklerini anlatır. Duru’nun cümlesinde ise ‘uyumsal’ kelimesinin neyi ifâde ettiğini ben çözemedim. Çözebilen beri dursun! (Sanırım benzer yanlışlar –sel, –sal eklerinin dilimize yerleşmesiyle başladı.)
Bitmedi, dahası var: “Burası imparatorluğun Güney Batı Asya köşesinde bulunan Aperlai kentinde deniz kıyısında ve denizden toplanan midyeler sayesinde üretiliyordu.”
Cümlede ‘burası’ diye bahsedilen yer erguvan renkli boya üretim yeri. Cümle mekân için başlıyor erguvan üretimiyle bitiyor. Sanki bazı kelimeler aradan dökülmüş gibi. Anlam kazanabilmesi için “Burası imparatorluğun Güney Batı Asya köşesinde bulunan Aperlai kentinde, deniz kıyısındaydı ve erguvan renkli boya denizden toplanan midyeler sayesinde üretiliyordu.” uygun gibi.
Şu ana kadar ele aldığım cümleler hikâyenin baş tarafında. Ne yazık ki Erguvan adlı bu hikâye benzer birçok hatâyla devam ediyor.
Eleştirim yalnızca hikâyeye değil, bir eleştiri de dergiye. Bu kadar fazla hatâyı barındıran bir hikâye nasıl oluyor da bir edebiyat dergisinde ve ilk hikaye olarak yayımlanabiliyor! Pes doğrusu.
Ankara olarak muhteşem bir pazar sabahına uyandık. Emre’yi aradım, maça gidecektik. Böyle bir günü Obama ha geldi ha gelecek diye harcamak aptallık olacağından, Obama’ya harcanacak gereksiz telâşı bir kenara bırakıp Ankaragücü-Kocaelispor maçına, 19 Mayıs Stadyumu’na koştuk.
Mâlumunuz, maç öncesi Kocaelispor sondan ikinci, Ankaragücü sondan üçüncüydü. Tüm Ankara tehlikeyi hissetmişti, stadyum çevresi ana baba günüydü. Her zamanki gibi Gençlik Parkı tarafından stadyum alanına girdik, maratona geçecektik ki biletlerin ayrı ayrı satıldığını öğrendik. Yâni maraton biletleri -bu seferlik- yalnızca maraton tribünü tarafında satılıyordu. Maratona geçmek için polis barajını aşmak gerekiyordu. Polis bilet sordu. “Yok, alacağız.”, “Rüzgarlı girişinden o zaman.” dedi. ‘Yuh!’ …dedim içimden. Rüzgarlı Sokak’a dolaşmak neresinden baksanız yarım saat sürecekti. “Hocam bu sıcakta, o kadar yolu dolaştırma bize.” dedim. Polis her aklı başında insanın yapacağını yaptı ve bizi o kadar yolu yürümeye zorlamak yerine, barajdan aşırdı. Hızla maraton gişesine, Rüzgarlı Sokak karşısına vardık. Maçın başlamasına on beş dakika vardı.
Rüyamda görsem inanmazım; ama maça bilet kalmamıştı. Kale arkası 1 TL, maraton 2 TL olunca yolda para bulan maça gelmişti. Melih Gökçek Ankaragücü Başkanı olsa, maç bedâva olacak yâni. Biz ne halt edeceğimizi bilemez halde dolaşırken bir gelenek olarak Karaborsacı çıkageldi. Millet yığıldı adamın tepesine 2 TL’lik biletler 5 TL’den kapış kapış gidiyor. Ne yapalım, adamı Rekâbet Kurumu’na şikâyet edecek hâlimiz yoktu ya, iki bilet de biz aldık. Her kazık yiyen insanda kendini gösteren bir duyguyla “Adam bilet başına 3 TL kazanıyor, 50 tane satsa…” gibi cümlelerle adamın ne zaman holdingleşebileceği hesabına koyulduk. Maraton girişinde, kuyrukta beklerken holdingleşme hesapları yerini “Adam bu kadar bileti nereden buldu acaba? Yok birâder sistem çürümüş.” sorgulamasına bıraktı.
Stadyumdan içeri girdik ki ne görelim, iğne atmak için kolumuzu kaldıracak alan yok. Mecbur en önde, reklam panoları nedeniyle taç çizgisini gözden çıkaranlar bölümünde oturduk; bir başka deyişle teknik direktör bakış açısından iki karış yukarıdaydık.
Maç başlar başlamaz Ankaragücü’nün maçı alacağı anlaşıldı. Oyuncular istekliydi, taraftarlar istekliydi, Hikmet Hoca istekliydi, ben maça ‘üst olur’ oynadığım için istekliydim; bir tek Melih Gökçek oyuncağını ele geçiremediği için kırgındı sanırım. Taraftar cayır cayır yanıp tutuşuyordu; ama terbiyesiz değildi. Artık stadyumlardaki küfürler kalmamıştı sanki. Eskiden taraftar hakemin gay olduğundan başlar, annesinin meslek hayatına ilişkin yakıştırmalarda bulunur ve ardından rakibin anasından bacısından çıkardı. Şimdi tam bir şenlik olmuş. Tribünler arasında kim daha yaratıcı tezâhürat sergileyecek yarışı vardı… (Elbette, erken gelen golün terbiyeye olan katkısını inkâr etmemek gerekiyor.)
İlk gol 11. dakikada geldi. Jaba’dan güzel bir özgür vuruş golü seyrettik. Derken Jaba’nın cabası geldi: 2-0. İkinci yarı yine bir duran top çalışması ardından Bouzid’in golüyle 3-0 oldu. Dakika 85 ve maç 3-0’ken kaçmaya karar verdik. Kalabalığa kalmak istemedik; ama çıkış yasaktı. Dakika 85 olmasına karşın çıkış kapıları açılmıyordu. Sanki 90 dakika maç izleyeceğimiz üzerine sözleşme imzalamışız gibi içeride tutuluyorduk. Millet kapı önüne yığılmaya başladı. Derken bir turnikeden çıkış verildi, tek tek dışarı sızmaya başladık. Halk galeyana geldi, isyan çıkayazdı; kapının önünde görevli giysisiyle duran, ancak görevi o giysiyle durmaktan ibâret olan adam suçu polise attı. Kapıları polis açmıyordu, polis emriyle stadyumda tutuluyorduk yâni. Neyse ki sızma sırası bize de geldi, turnikeden terk ettik stadyumu. Biz terk ettik, 4-0 oldu.
Taraftar maç esnasında bir tezahüratla ana fikri vermişti aslında: “Hükümet düşer, enflasyon düşer, Ankaragücü babayı düşer.” Göreceğiz bakalım... Ankaragücü küme düşse ne olur ben söyleyeyim: Melih Gökçek “Kulübü bana verin, Kayseri’de yapılanı yapıp Ankaraspor’u Ankaragücü’ne çevireyim.” der ve böylece zorla spora siyâset bulaştırır. İnşallah Ankaragücü küme düşmez.
Fotoğrafta önünde araç park edilmiş bir bina görüyorsunuz. Sosyal Güvenlik Kurumu binası: Atatürk Bulvarı No:225. Hemen yanında Devlet Tiyatroları Akün Sahnesi. Fotoğrafın göremediğiniz sağ yanı bulvar. Benim fotoğrafı çektiğim nokta otobüs durağı.
Binanın önündeki araç neyin nesi!.. Kurumun bahçesinde, çimenlerin üstünde sere serpe bir araba... İlginç, değil mi!.. Kimin arabası acaba?