Özel Arama
td.title { background: #FFFFFF; font-variant: small-caps; padding: 10px; font-size: 26pt; text-transform: uppercase; border: 1px solid #DDDDDD; border-left: none; border-right: none; } td.content { padding: 10px; padding-top: 20px; line-height: 1.7; } h2 { font-size: 12pt; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px; } h3 { font-size: 8pt; margin-top: 2px; margin-bottom: 0px; font-family: verdana; font-weight: normal; color: #888888; text-transform: uppercase; } font.bold { font-weight: bold; color: #AAAAAA; } font.link { color: #CCCCCC; } font.gray { font-weight: normal; color: #555555; text-decoration: none; } hr { border: 1px dashed #CCCCCC; height: 1px; margin: 0px; } div.author { margin-bottom: 6px; } a:link { color: #3366CC; text-decoration: none; } a:visited { color: #3366CC; text-decoration: none; } a:hover { color: #6699FF; text-decoration: none; } a.comment:link { color: #3366CC; text-decoration: underline; } a.comment:visited { color: #3366CC; text-decoration: underline; } a.comment:hover { color: #6699FF; text-decoration: underline; }


M.A.B.

AKP EZİKLİĞİ ÜZERİNDEN...

Konu: GUNCEL

Cemil İpekçi meselesi daha çok su kaldıracak gibi duruyor. Ben de biraz sulandırayım, ne olsa karıştırdıkça suyunu çeker.


Cemil İpekçi iktidara yakın açıklamaları sonucunda ihâleler almış... Bir kere şunu bilmek gerekiyor, eğer hakikaten teklifle değil, ihâleyle bir iş devredilmişse diğer işletmeleri bilmek gerekiyor. Ben merak ediyorum -gazeteciler de merak ediyor mu acaba?- Cemil İpekçi’nin dışında ihâleye giren kimler var? Cemil İpekçi’nin dışında bir isim duymadım ben. Kaldı ki ihâleye girenler arasında Cemil İpekçi’nin yeri nedir? Her katılımcı Cemil İpekçi gibi isim yapmış mı, ses getirebilecek mi, kendi tarzını yaratmış biri mi? (Ben modadan anlamam, ama İpekçi’nin tarzı var deniliyor.) (Önemli uyarı: Bu yazıda, simitçilerin ve belediye çalışanlarının neden bir modacı tarafından giydirildiği saçmalığına değinmeyeceğim.)


Bir de diğer yandan bakalım. Cemil İpekçi şöyle bir açıklama yapsaydı: “İhâleye katıldım; ama cins tercihim nedeniyle bana değil, adı sanı duyulmamış, tarzı bile olmayan bir terziye verildi iş.” O zaman ne diyecektik? Dinimizce karşısında durulan bir tercihin günlük hayata, devlet ihâlesine yansıtılarak laikliğe aykırı hareket edildiğini yazmayacak mıydık? Sizce Cemil İpekçi böyle bir çıkış yapsa daha büyük iş almaz mıydı? Atatürkçü Düşünce Dernekleri belli bir ölçüsü olan Türk bayraklarını bile Cemil İpekçi’ye yaptırmazla mıydı? Birden bire laik, Atatürkçü, çağdaş Cemil İpekçi olmaz mıydı?


Kendimizi kandırmayı bırakalım. ‘Cemil İpekçi iktidara yakın açıklamalar yapmasa iş verilmeyecekti.’ diyenler el kaldırsın. Bence yine verilecekti; çünkü AKP ne kadar geniş bir yelpazeye seslendiğini göstermek istiyor. AKP çevre kazanıyor. AKP toplumun her kesiminin güvenini kazanmaya çalışıyor. Bu gerçeği göremeyip ‘Lafla ihâle aldı.’ saldırısı yapılacağına, karşı hamleler geliştirilmeli. AKP oyunu kuralı göre oynuyor, kendi taraftar kazanırken rakipleri başka konularla havanda su dövüyor.


Kaldı ki çalışma tarzı olarak bize en yakın üslup Cemil İpekçi’dir. Bu yeni değil ki, yıllardır birçok kişiden duyduk. İpekçi de yıllardır bas bas bağırıyor ‘Ben özüme bağlıyım.’ diye, ‘Pâzenden iş yaparım, moda olur, o pâzenin fiyatı artar.’ diye. Demiyor değil, diyor. İlk kez özüne bağlı konuşmalar yapmış havası estirmek ona haksızlık olur. Anma Türkiye’de üniversitelerde türbanın serbest olması gerektiği görüşünü savununlar hemen AKP’li oluyor. Daha önceki yazılarımda eşcinselliğe karşı olduğumdan, üniversitelerde türbanın eskisi gibi serbest bırakılmasından yana olduğumdan bahsetmiştim. Bugün insanlar sadece AKP’nin karşısında olduklarını göstermek için genel bir bakışı bırakıp, ‘aydınlık Türkiye’ başlığına sığınarak, alakalı alakasız saldırıyorlar bence. Ve bu AKP’nin karşısından bakma ezikliği daha çok kaybettirecek memlekete.


- 11/1/2008 - yorum {2} - yorum yaz


KANADA : FOK SOYKIRIMI

Konu: GUNCEL

Kanada aklınca siyâsi bir hamle yapmış ve ülkesindeki Ermenilere ve ABD, Fransa gibi yakın ilişkide olduğu ülkelerdeki lobilere yaranabilmek adına Ermeni yalanlarını kabul etmiş, ders diye okutmaya başlamış. Aklınca hamamın namusunu kurtarıyor*... kendi namusuna bakmadan.


Kanada’nın bir geleneği var, her yıl yüz binlerce foku katlediyor. Burada incelikli nokta ‘katletmek’. Kanadalılar fokları sopalarla, demir kazıklarla döve döve, hayvancağızlara acı çektire çektire katlediyorlar. Kaçamayan zavallı yavru fokları gözülerini bile kırpmadan, çığlıklarına kulak tıkayarak katlediyorlar... Ne zaman mı? 08.01.2008. Sezon açılışı iki gün önce yapıldı.


Greenpeace adına faaliyet gösteren deniz biyoloğu Andrea Cederquist, balıkçıların her yıl bu avdan yaklaşık 10 milyon euro gelir elde ettiklerine, buna karşın her yıl Kanada'ya giden Alman turistlerin bu ülkede sadece 240 milyon euro bıraktığını, bu nedenle Kanada'nın fok balığı avına ihtiyacı olmadığını söyledi. (kaynak)


Kanada hükûmeti fokların sayılarındaki artışın endişe verici olduğunu ve bazı balık sürülerinin geleceğini tehdit ettiğini savunuyor ve katliama kılıf olarak bu görüşü kullanıyor. Department of Fisheries and Oceans (DFO) fok avını destekliyor. (DFO: Balıkçılık ve Okyanuslar Bakanlığı)


Kanada’daki fok katliamı hiçbir temel ihtiyacı karşılamaya yönelik bir eylem değil. Fok kürkü, tamamen lüzumsuz bir lüks tüketim nesnesi. Deriler yüzüldükten sonra hayvanların etleri ortada bırakılıyor. Kanada yerlilerinin beslenme amaçlı olarak öldürdükleri fok sayısı, bütünün yüzde biri oranında bile değil. Kanada hükümeti fok avının piyasa açısından önemli bir ekonomik değer taşıdığını, fok sanayiinin balıkçılar açısından hayati önemde olduğunu ileri sürüyor. Ancak avın sürdüğü Newfoundland ve Labrador’da fok derisinden elde edilen gelir yıllık kazancın ancak yüzde 5’ini oluşturuyor. Ayrıca fok avı istihdam da yaratmıyor. Sadece birkaç yüz kişi sezonluk işçi olarak part-time istihdam ediliyor. Newfoundland’dan yapılan fok mamulleri ihracatı, bölgenin toplam ihracatının yüzde birinden bile az. Av karşıtlarına göre Kanadalı politikacıların fok katliamından tek çıkarı var; balıkçıların oyunu sağlama bağlamak. Ancak yarım milyon nüfuslu bölgede fok avından kazanç sağlayan insan sayısı topu topu 4 bin kişi. Şimdi Kanada basınında çıkan eleştirel yazılarda şu soru ortaya atılıyor: Bir avuç insan, ülkenin itibarını zedelemeye değer mi? (kaynak)


Yanda gördüğünüz o meşhur katliam aleti ‘hakapik’. Fokun beynine giren alet.


Biz de, diyorum, çevre konulu derslerimizde Kanada’nın katliamlarından bahsetmeli miyiz? Yanlış anlaşılmasın, Ermeni yalanlarına karşılık olarak değil, dünyanın en büyük memeli katliamı olarak tarihe geçtiği için, dünyanın dengesini bozanların kimler olduğunu öğretebilmek için, insanlığın ne demek olmadığını belgeleyebilmek için...

Bu adreste mektup hazır.


http://www.harpseals.org/helpstop/protest_new/canadapols_email.php

E-mail adresinizi ve şehir bilginizi girerek fok katliamını medeniyet soytarılarının yüzüne vurabilirsiniz. Mektubun sonuna ek yapmak mümkün. Benim önerim şudur:


“Stop Educating Armenian Lies and Start Talking The Truth About Harp Seal Genocide.”

 

“Ermeni yalanlarını öğretmeyi bırakın, Fok Soykırımı gerçeğinden bahsedin.”


Fok gerçeği hakkında mide bulandırıcı bir IFAW raporu (İngilizce): Tıklayınız

IFAW : International Fund for Animal Welfare (Uluslararası Hayvan Sağlığı Örgütü) diye çevrilebilir sanırım.



* Kötü tanınmış bir yerin şerefini kurtarmak için üstünkörü çaba sarfetmek.


- 11/1/2008 - yorum {0} - yorum yaz


ESKİ BİR OYUNU KEŞFETMEK

Konu: SiYASET

TRT’de farklı dillerden yayına başlıyormuş. Umarım bu yayınlar Türkiye için değildir. Haberde bu konuda bir bilgi verilmemiş, yalnızca uydu üzerinden yayın yapılacağı yazılmış. Uydu üzerinden Türkiye’ye mi, yoksa ilgili ülkelere mi yayın yapılacak, bilemiyoruz? Kürtçe, Farsça, Arapça, Ermenice yayınlara başlanacağı belirtiliyor; ama yayınların nerede yapılacağı belirtilmiyor. 4 dil haberde yer almış; ama gerisi yok.


Yayının Türkiye dışına yapılacağı görüşünden yola çıkmak istiyorum (-ve mecbûren- bahsi geçmeyen dilleri atlayacağım). Mantıklı bir hamle. Türkiye’nin dış dünya tarafından nasıl algılandığını aşağı yukarı biliyoruz. Özellikle Ermeniler’in bitmek bilmez düşmanlıkları, dünyayı yalan dolanla yanlarına almaya çalışarak ülkemiz üstünde çıkar hesapları yapmalarının da bir nebze olsun önüne geçilebilecek demektir. Artık Ermeniler kendi kendilerine verdikleri yalan gazlarla yaşamayacaklar. Keşke aynısını Ermenistan da yapsa, bize de onların bakış açılarını öğrensek. Belgeler havalarda uçuşsa, kimin belgesi kimin belgesini dövecek, görsek.


Arapça ve Farsça yayınların amacı da uzun vadeli düşünülmüş sanırım. Hem dilin kavranması hem Türkiye hakkındaki olumsuz düşünceleri kırmak anlamında olumlu buluyorum. Keza Kürtçe, özellikle Irak’ta Türkiye’ye karşı düşmanca duygularla bileylenmeye çalışılan Kürtler üstünde, bizim adımıza olumlu bir etki yaratacaktır, Türkiye’ye bakışı değiştirecektir. Sabırla beklemek gerekiyor.


Ancak tüm bu yayınların amaca yönelik kullanılması şart. Amaca yönelik kullanım nedir? Yâni Osmanlı hayâliyle değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini düşünerek yayın yapılmalı. Kürt’e İbo, Arap’a yâlelli vermek yerine, Türkiye’nin bilimde, sanatta (görece), sporda örnek alınacak bir ülke olduğu, bölgenin önder ülkesi olduğu gerçeği vurgulanmalı. Türkiye’nin ve dünyanın bölgeye bakışı tarihi gerçeklerle anlatılmalı ki bölge halkı kime nasıl bakması gerektiğini, kimin yanında yer alması gerektiğini bilsin. Elbette bu yayınlardan hoşlanmayacak devletler olacaktır. (Bence başta Amerika.)


Yayınların uzun vâdede kesinlikle fayda sağlayacağını düşünüyorum ve bu düşünceyi kutluyorum, fevkalade profesyonelce bir hareket. Eski bir oyunu yeni keşfetmişiz gibi. Umalım amacından sapmasın.


- 7/1/2008 - yorum {0} - yorum yaz


EĞİTİMDE OLİGARŞİ

Konu: GUNCEL

Her zamanki gibi en kolay çözümü ürettik. Üniversiteler paralı olsun. Neden? Üniversiteler paralı olsun ki üniversiteler önündeki yığılma azalsın, insanlar mesleki eğitime yönelsinler.


Elbette işin bir de tam Türkiye’ye özgü çelişkili bir tarafı var, o da şu, bu görüşü savunanların tamamı üniversite mezunu. Yâni şunu demek istiyorlar, “Siz ben misiniz ki başarılı olasınız. Herkes de ben olamaz ki canım.” Atladıkları nokta ise şu, şâyet üniversiteler paralı olsaydı bugün ülke yönetiminde hep parayla okumuş kişiler olurdu. Mesela Batman’da yoksul bir çiftçinin dokuzuncu çocuğu olarak dünyaya gelmiş, çifte vatandaş Bakanımız Mehmet Şimşek belki tesisatçı olacaktı. Ya da Hikmet Çetin elektrikçilikle uğraşacak ve hatta belki 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel çobanlık yapacaktı.


İnsanın geleceğini demeyeceğim; ama eğitim hakkını nasıl parası belirleyebilir! Her insan bu ülkenin bir değeridir ve o değerden faydalanmak ülke yönetiminin sorumluluğundadır. Nasıl yer altında kalan mâdenlere isyan ediyorsak, bor için, petrol için hükûmetleri suçluyorsak, insan için de yine hükûmetleri suçlamak durumunda kalırız. (Tabii ki bencil olanlar böyle bir sorumluluk hissetmeyeceklerdir.)


Hani derler ya, köy meydanında oyun oynayan çocukları seyreden yaşlılar kendi aralarında konuşurlarmış “Şu çocuk ileride muhtar olur.” diye. O çocuk illâki muhtar mı olsun? Bakan olmasın mı? Doktor olmasın mı? Ziraat mühendisi olmasın da çiftçi olarak mı kalsın? Ailesinin maddi imkanları kısıtlı diye binlerce zekâyı, dehâyı yan işlerde kullanmaya kimin hakkı olabilir! Kim doktor, avukat, mühendis, mimar, tiyatrocu olmak istemez! Bunları yapabilecek akla sahip olduğunu bilen birinin aklından faydalanamamanın hesabını kim verebilir! Maddi sıkıntılar yüzünden, kimyâger olabilecekken marangoz olmanın acısını kim hissedebilir!


Eğitim hakkı herkese eşit olarak tanınması gereken haklardan biridir. Halk yönetimden dört temel unsuru talep eder (en azından benim çıkarımım bu):

  1. Sağlık
  2. Güvenlik
  3. Eğitim
  4. Adâlet

Eğitim unsurunu atladığınızda kuracağınız adâlet insanları zorunlu bıraktığınız eğitime göre olacaktır. Herkesin tıp okumaya hakkı olmayabilir; ancak herkes tıp okuma yarışında yer alabilmelidir. Yarışa dâhil edilmeyen yarışmacılarla âdil bir yarış sağlanamaz. Bu düzen demokrasi değil, geniş tabanlı oligarşi demektir.


- 7/1/2008 - yorum {0} - yorum yaz


GELENEKLERİ TAŞIYAN NEDİR?

Konu: GUNCEL

“Gelenekleri taşıyan nedir?” sorusu üzerine düşünüyordum; ama epeydir bir kenara koymuştum. Bayramın beni kaşıması -başka yazılardan etkilenmeden- ‘gelenek’ üzerine düşünme ateşimi  yeniden alevlendirdi. Şimdilik şu sonuca vardım diyebilirim: Gelenekleri taşıyan heyecanlarımızdır. Ne zaman ki heyecansız tekrarlar başlar, o gelenek yok olmak yoluna girmiş demektir. Heyecansız tekrarlar dogmalaşmış tarihtir. Yani tarihe yaşanmış olarak kaydedilir; ancak yaşananların geleneği taşıyan ruhları yansıtmaktan uzaktır.


Şunu unutmamak gerekir, geleneği taşıyan büyükler değil çocuklardır. Büyüklerimiz de çocuktular ve çocukluklarında yaşadıkları heyecanları büyüdüklerinde de yaşamak istediler. Bu istekleri yüreklerine, zihinlerine yerleştiren, çocukken yaşadıkları heyecanlardı.


Bir toplum ne zaman heyecanı çocuklarına, yeni nesillere yaşatmazsa, yaşatamazsa işte o zaman o toplum geleneklerini yitirmek yoluna girmiştir.


Yaşadığınız bayramları göz önüne alarak yaşadığınız heyecanları bir değerlendirin. Acaba bayramlarımızda mı daha fazla heyecan yaşıyorsunuz, yoksa sevgililer günü ve yılbaşı kutlamalarında mı? Bu soruya vereceğiniz cevaba göre geleneklerimizin ne yönde değiştiği konusunda bir çıkarım yapabilirsiniz.


Gelenekleri taşıyan çocuk heyecanlarımızdır... Öldü mü?


- 25/12/2007 - yorum {0} - yorum yaz


GİZLİ KAHRAMAN: SELÇUK ŞAHİN

Konu: SPOR

Fenerbahçe Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda sezonun son maçını Trabzonspor ile oynadı. Geçen hafta Fenerbahçe’nin lig maçına değinmemiş, yalnızca Uğur Boral’ın beceriksizliğini işlemiştim. Bu hafta, ikinci kez Uğur’un beceriksizliklerine katlanamayacağımı fark ettim ve onu Zico’ya havale ederek olumlu bir yazı yazmak üzere -bence- maçın kahramanı Selçuk Şahin’i ele almak istedim.


Selçuk Şahin... Fenerbahçe’nin orta sahasında görev yapıyor. Savunma ağırlıklı orta saha görevini yüklenmiş durumda ki artık bu görevi üstlenen oyunculara ‘ön libero’ deniliyor. 1999 yılında, Hatayspor’da profesyonel futbola adım atmış, 2001’de İstanbulspor A.Ş.’ye transfer olmuş, 2003-04 sezonu başında, İstanbulspor A.Ş.’den Fenerbahçe’ye gelmişti. O yıl Fenerbahçe Daum’la yola çıkmış, Fenerbahçe Kadıköy’de, sezonun ilk maçında İstanbulspor A.Ş. ile karşılaşmış ve Selçuk’un da forma giydiği maçta rakibine 3-0 yenilmişti.


Çalışkanlığı ile Daum’un gözdelerinden oldu. Orta sahada hem top kapma hem top yapma görevini üstlenmek istemesi nedeniyle çoğu zaman kaptığı topları olumsuz kullanması seyircinin Selçuk’a mesafeli durmasına neden oldu. Müthiş bir top kesici, ama doğru dürüst pas veremeyen bir oyuncu olarak hatırlandı hep. Belki biraz seyirci baskısı nedeniyle ilk sezonu 2003-04’te tüm maçların kadrosunda yer aldı, 25 kez forma giydi, 1973 dakika ile takımında en uzun süre forma giyen 7. futbolcu oldu. Fenerbahçe sezon sonunda şampiyonluğu yakaladı. 2004-05 sezonunda yerini kısmen Deniz’e ve Mehmet Yozgatlı’ya bırakmak zorunda kaldı ve 17 maçta forma giydi; ama hep kadroda oldu. 2005-06’da yine 17 kez forma giydi, 2006-07’de 6 kez forma giydi. Bu sezon yine kadroda kendine yer buldu, ancak Deniz’in sezonu iyi başlaması nedeniyle yedek kalmıştı. Ne zaman ki Deniz sakatlandı Selçuk yeniden yerini buldu.


İyi ki yer buldu. Türkiye’de değeri hâlâ anlaşılamayan, göze hoş görünen bir futbol anlayışı olmadığı için bir türlü sıcak bakılamayan bir oyuncu Selçuk Şahin. Oysa kazanılmış birçok maçın kilit adamı. Futbolu mükemmel derecede biliyor. Özellikle geriden oyun takibi, oyunun akışını okuyabilme yeteneği çok üst dizey. Şâyet dün Fenerbahçe maçı 3-2’ye bağlayabilmişse bunda en önemli etken Selçuk’tur. Formunun zirvesine doğru ilerleyen Gökdeniz’e topla oynama fırsatı vermezken, asla adama yapışarak oyunu çirkinleştiren bir oyuncu olmadı. Yattara’nın atak bindirmelerinde yalnız kalmasını sağlarken topsuz futbolun nasıl oynanabileceğinin en güzel örneklerini verdi. Carlos ve yeteneksiz Uğur’un açıklarını kapamak için kanada her zaman tam vaktinde takviye yapması, oyunu nasıl okuduğunun en güzel örnekleriydi. Pas hatâsı yapmadı mı? Elbette yaptı; ama bu hatâları beceriksizliğinden değil, daha çok iş yapmak istediğinden, açıkçası taraftarın gönlünde taht kurmak istemesinden ötürü yaptı. Aslında tekniği yerinde bir oyuncu Selçuk. Özellikle uzun, çapraz topları çok iyi kullanabiliyor, ara pası atarak adam kaçırabiliyor; ancak görevi icabı topla geride buluşması topu kesin paslarla, kimi zama aceleyle savunma bölgesinin dışına çıkarmasını gerektiriyor.


Henüz 26 yaşında, genç bir futbolcu Selçuk. Futbolunun en olgun çağına girmek üzere. Tüm olumsuzluklara rağmen kendine güvenini asla yitirmeyen ve profesyonel anlayışı elden bırakmayan Selçuk’un hem taraftarın hem kulübün desteğine çok ihtiyacı var. Adım kadar eminim ileride Türk Milli Takımı’nın değişmez oyuncularında biri olacaktır.


- 25/12/2007 - yorum {0} - yorum yaz


SCIENTOLOGY'NİN TOPLUMCU YÜZÜ

Konu: GUNCEL

159 ülkeye yayılmış ve 10 milyon üyesi bulunan Scientology Tarikatı 1954’te yazar L. Ron Hubbard tarafından Hollywood’da kurulmuş. İnsanların 75 milyon yıl önce galaksideki 76 ayrı gezegenden sürülenlerin dünyaya geldiklerini savunuyormuş... Şaşırdım. Tarikatın bugünkü yöneticisinin lise terk bir adam olmasına daha da şaşırdım. Allah’a ve reenkarnasyona  inanıyorlar; cennete, cehenneme inanmıyorlar.


Tempo dergisi olayın geçmişini şöyle anlatmış:


“Tarikatın varoluş hikâyesi ise ilginç: 75 milyon yıl önce, Xenu adında, gezegenler arası kötü bir savaşçı, birçok gezegenin yaşayanlarını öldürüp dünyaya getirmiş ve ‘tetan’ları -yani ruhları- atmosfere yayan bir doğal afetler reaksiyon zinciri kurmuş! Atmosfere yayılan bu ruhlarsa, insanların bedenlerine girmiş. Şimdi Scientology’ye inananlar bunu çıkarmanın peşindeler!”


Böyle bir bilimkurgu okuyunca insan kendi kendine, varsa yakınındaki birine soruyor: Kim ulan bu adam?


Lafayette Ronald Hubbard daha çok bilinen adıyla L. Ron Hubbard (d. 13 Mart 1911 – ö. 24 Ocak 1986) Dünyada en çok yabancı dilde eseri bulunan yazar olarak Guiness Rekorlar Kitabı'na geçmiştir. Toplamda 233 milyonun üzerinde kitabı satılmıştır. 1084 basılı eser sahip olarak başka bir dalda Guiness Rekoru'nu elinde bulundurmaktadır.[1]


Scientology kelime anlamı olarak ‘gerçeğin araştırılması’ olarak veriliyor resmi sitede. İnsanoğlu ölümü ruhani bir varlık olduğu, yapabileceklerinin -henüz tam anlamıyla fark edilmese bile- sınırsız olduğu vurgulanıyor. İşte temelde yatan felsefe bu, ruhunu yakala, özgürleş(tir), her şeyin üstesinden gel vs. Yâni bir tür best seller kitap kulübü gibi bir şey. Yazarın temel kaynak kitabı ‘Dianetik: Ruh Sağlığının Modern Bilimi’. Anahtar kelime ‘Dianetics’ gibi duruyor. Anlamına ‘ruhun hakimiyeti’ diyebiliriz sanırım.


Ben Hubbard’un resmi sitesinde dolaştım biraz. Güzel yazılar var. ‘Today’s Terrorizm’ (Bugünün Terörizmi) başlığı altında tarikata saldıran basın mensuplarını ve parlamenterleri psikiyatrinin etkisindeki insanlar olarak görüyor ve psikiyatristlere çok ciddi suçlamalar yöneltiyor.


Bir psikiyatrist genç bir kızı cinsel şikayetleri nedeniyle öldürür, düzinelerce hastasını buz kıracağıyla katleder, yüzlerce erkeği hadım eder. Ve böylece onlar da yeni gelir sağlarlar.


‘Crime And Psychiatry’ (Suç ve Psikiyatri) adlı makalesinde ise suçluları suçlarından dolayı sorumlu tutulmasıyla suç oranının artacağını söylüyor ve işin temelini şu şekilde açıklıyor.


Suçtaki yükseliş psikolog ve psikiyatristlerin okullara ve hukuka girmesiyle başlamıştır.


Bu konulara bağlı olarak bağımlılık yapan haplardan da yakınıyor ve olayı yine ruhbilime getiriyor. Parayı veren düdüğü çalar felsefesinden yola çıkıp dünyadaki başkaldırının nedenini adaletsizliğe bağlıyor.


Bunlar dışında, eğitim, kültür konularına değinerek insanların tek tip haline getirilmeye çalışıldıklarından, hükümetin sorusuz ve sorunsuz insanlar istediğinden, tüm zevklerinden (yemek, içmek, giyinmek, eğlenmek vs.) elini ayağını çekmiş insanlar topluluğu yaratılmaya çalışıldığından dem vuruyor. Toplumcu kaygıları taşıyan biri gibi görünüyor.


Ben ‘uzaydan geldik, uzaya gideceğiz’ benzeri bir söyleme rastlamadım, belli ki siteye koymayı uygun bulmamışlar. Ama sitede olmayan o saçmalığın dışında adamın söyledikleri tutarsız, abuk sabuk sözler değil.


Şiirleri var. Kısa olanlardan birkaç tane çevirmeye çalıştım. Toplumcu bir şair. ben şiirlerini beğendim; ancak uzun ve dolgun olanları anlatımda zorlanabileceğim düşüncesiyle buraya almadım.




Scientology Tarikatı şimdi Türkiye’ye dikmiş gözünü. Almanya’dan Almanya’daki Türkler konusunda dikkatli olmamız yolunda uyarı gelmiş. (Terör konusunda çıtı çıkmayan Almanya Scientology konusunda işbirliği yapmak istemiş. Artık bu ikiyüzlülüklere alıştık. Buna da şükür.) Ama Scientology’nin Türkiye’ye geliş yolu uzun. Türkiye’de Scientology külliyatını özümseyecek kadar İngilizce’ye vakıf kaç kişi var! Dolayısıyla önce mürit kazanabilmek için kullandığı dile hakim olmayan, eğitim düzeyi nispeten düşük kesimler seçiliyor anlaşılan.


Üyelerine baktığınız zaman anlıyorsunuz derneğin ne kadar garip olduğunu: Tom Cruise ve eşi Katie Holmes ve eski eşi Nicole Kidman, John Travolta, Sharon Stone, Kevin Costner, Brad Pitt, Kristie Alley, Lisa Marie Presley. Kısacası ne kadar yengeniz varsa orada. Ben de katılmak isterdim; ama katılanlar hep yakışıklı. Beni kapısından sokmazlar.



[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/L._Ron_Hubbard

- 25/12/2007 - yorum {0} - yorum yaz


ADALETTE KAPİTALİZM OLUR MU?

Konu: GUNCEL

Isparta-İstanbul seferini yaparken Isparta’da düşerek 57 vatandaşımızın ölümüne neden olan uçak şimdi de adalet dünyasını karıştırdı.


Bu tür kazaların uzmanı olduğu söylenen Kanadalı Uzman Dr. Max Vermij olay yerinde araştırma yapmış. Aynı tipte 14 uçak kazası daha incelemiş. Özel bir hukuk şirketiyle birlikte hareket ediyor. Açıklamaları ilginç:


“...pilotaj hatâsı bana pek mantıklı gelmiyor. Kanımca uçak ile ilgili bir teknik durum söz konusu. Muhtemelen de cihazlarla ilgili bir problem vardı.” diyor.


“...Bu kazada da tecrübelerime ve incelemelerime dayandığımda, pilotun hatasının temel neden olabileceğine dair mantıklı bir durum göremedim...”


“...Şu anda da elde ettiğimiz bilgilere bakılırsa burada odaklanmamız gereken tek nokta; pilotaj hatası değil, bunun arkasında ne gibi nedenler olabilir bunlar olmalı. Bugüne kadar uçak kazalarının pek çoğunda hep pilot suçlanmıştır, ancak daha ayrıntısı incelendiğinde bunun mekanik bir sorun olduğu ortaya çıkar. Bu kazada da insan hatasının ötesinde bir sorun olduğu noktasına odaklanmalıyız.”


Hukuk Şirketi'nin ortaklarından Avukat Monıca Kelly, Amerika'da bu tür olaylarda vatandaşlara verilen tazminat haklarından Türk vatandaşlarının da faydalanması gerektiğini ve amaçlarının gelecekte benzer kazaların olmasını engellemek olduğunu söylemiş.


İlk davayı açan fizikçi Engin Arık’ın Amerikan vatandaşı olan oğlu Yavuz Arık tarafından açıldı. Şirket diğer aileleri de yanlarına alabilmek için dava sonuçlanana kadar hiçbir maddi talepte bulunmayacaklarını açıkladı. Dava kazanılırsa tazminattan, %20 ile %33 arasında, ücret alınacağı belirtildi. Şirket mağdurların yarısına ulaşmış, vekaletler alınmış.


Bunlar Türkiye’de alışık olmadığımız yaklaşımlar. Büyük olasılıkla Türkiye’nin avukatlık tarihine geçecek bir olay. O kadar ki Türkiye Barolar Birliği ayağa kalktı.


Kapitalizmin kalesi Amerika’da bu işler çok seviliyor. Benzer fırsatları kovalayan şirketler var; ama bizim avukatlık anlayışımızda sanırım böyle bir anlayış gelişmemiş olacak ki Türkiye’den bir kıpırdanma olmadı. Bizim avukatlarımız işin insanı yanına yakınlar. Acılı aile para için rahatsız edilmez anlayışı var sanırım. Amerika paranın kokusunu aldı ve hemen damladı. Kaza gerçekleşeli daha on beş gün olmadan Amerikalı şirket ailelerin yarısının vekaletini almış bile. Elbette bu sırada yasalarımıza göre yasak olan avukatlık reklamının kralı yapıldı. Şirketin adını haberlerinde söylemeyen kanal kalmadı.


Türkiye Barolar Birliği hemen bir basın açıklaması yaptı ve Türkiye’deki şartlara uymayan, ancak deveyi havuduyla götürecek şirketi şu başlıklarla eleştirdi, yasaya aykırılığı dile getirdi:


1- Hazırlık soruşturması devam eden bir olayla ilgili olarak soruşturmayı etkileyici, yönlendirici açıklamalar yapılamaz.
2- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanlar ülkemizde avukatlık yapamazlar.
3- Yabancı avukatlık ortaklıkları, Avukatlık Yasamıza uygun şekilde kurulup baro siciline kaydı yapılmak koşulu ile yabancı hukuklar ve milletlerarası hukuk konuları ile sınırlı olarak, karşılıklılık esasına göre sadece danışmanlık hizmeti verebilirler.
4- Baro levhasında yazılı bulunmayanların avukatlara ait yetkileri kullanmaları suçtur.

5- Ülkemizde avukatların iş elde etmek için, reklam sayılabilecek her türlü teşebbüs ve harekette bulunmaları yasaktır.
6- Ülkemizde avukatların davanın sonucu ile ilgili olarak güvence vermeleri yasaktır.
7- Ülkemizde avukatlar ücretsiz dava alamazlar.
8- Ülkemizde avukatlar dava ile ilgili giderleri karşılamayı taahhüt edemezler.


Ama para bu. Kapitalizmin kalesinden geldiler yukarıda sıralanan tüm başlıkları deldiler, parayı alacaklar. Hükûmetin konuyla ilgili bir hamlesi olacak mı, göreceğiz? Belki de yine bir yerlerden bir bağlantı, bir torpil çıkar? Belli mi olur? Kapitalizm bu: Para konuşur.

- 17/12/2007 - yorum {0} - yorum yaz


NEŞELİ SİYÂSET

Konu: SiYASET

Libya’nın Albay lideri Muammer Kaddafi’nin Fransa’dan ayrılması ‘Fransa’da büyük bir rahatlama’ olarak yorumlanmış. Mâlûmunuz Kaddafi Paris’te devlet konuk evinin bahçesine kurdurduğu çadırla ‘Para bende.’ imajı çizmiş, lüks gösterisi yapmış, Paris’te abartarak yemiş, içmiş, sıçramıştı ve Fransa’yı göçmenlere karşı insan haklarına aykırı davranmakla suçlamıştı. Suçlamaya çok bozulan İnsan Haklarından Sorumlu Bakan Rama Yade Dışişleri Bakanı’nın Kaddafi onuruna verdiği yemeğe katılmamış, Elysee Sarayı’nda ağırlanmasından dolayı küsmüştü. Bunlar işin neşeli kısmıydı. (Rama Yade ki bu tavrıyla Fransa’nın desteğini almış, 32  yaşında, güzel bir göçmen hanımefendi.)


İşin insanlık adına utanç verici kısmı ise Sarkozy’nin 10 milyar avro uğruna, Kaddafi’yi Paris’e dâvet etmesi ve ‘Dayı’ muamelesi çekerek anlaşmaların imzalanmasını sağlamasıydı. Nitekim Paris 34 yıl aradan sonra gelen Kaddafi ziyâretinin utancını yaşamış, hükûmeti eleştiri yağmuruna tutmuştu; ancak Sarkozy’ye eleştiriler vız gelip tırıs gitmişti -doğal olarak-, ‘Biz nelerini gördük’ havasındaydı ve buna rağmen hırsını, nefretini Türkiye’den çıkarmaktan büyük keyif almış gibi göründü.


Dışişleri Bakanlarının katılımıyla gerçekleşen AB Zirvesi’nin ardından imzalanan taslak sonuç bildirgesinde Türkiye için ‘katılık, üyelik’ ifâdelerine, Fransa’nın –özellikle Sarkozy’nin kişisel- baskısıyla, yer verilmedi. İngiltere, İspanya, İtalya, ve İsveç tepki gösterdiler. Ama en büyük tepkiyi Başbakanımız Erdoğan gösterdi: “İkili görüşmelerimizde Sayın Sarkozy bize karşı farklı, sırtımızı döndüğümüz zaman farklı yaklaşımlarda. Bunlar, siyasette şık yaklaşımlar değil.” dedi... ama bunları TÜSİAD’ın Yüksek İstişâre Toplantısı öncesinde Hilton Oteli’nde verdiği resepsiyonda söyledi. Sonra basına dedi ki: “Sarkozy’e söz verdim, basın aracılığıyla konuşmayacağım.” Oldu mu!


Sarkozy dediğimiz Fransız Cumhurbaşkanı, üç kuruş para için Kaddafi’nin Fransa’nın ve bir tür medeniyet simgesi olan Paris’in içine etmesine izin verdi, görgüsüzlük tavan yaptı, Sarkozy yaladı yuttu, nabza göre şerbet verdi, ‘dayı adamsın.’ dedi; diğer yandan bizim Başbakanımız hâlâ Kasımpaşalılık yapıyor. Sayın Erdoğan’ı anlıyorum, biz Türklere koyuyor böyle ikiyüzlülük, kendimize yediremiyoruz; ama illâki dünyaya delikanlılığımızı gösterecek değiliz ki. Sarkozy yeni bir iş yapmıyor. Uluslar arası ilişkiler böyle yürüyor dünyada, “Berlusconi dostumdur, nikah şahidimizdir.”, “Bush samimi olarak yanımızda yer aldı.”, “Sarkozy bana güveniyor.” cümleleriyle dış siyâset yürümez.


Sayın Başbakan’dan ricâ ediyorum, iç siyâsette uyguladıklarınızın aynısını dış siyâsette uygulayın. Ne eksik ne fazla, aynısını.


- 17/12/2007 - yorum {0} - yorum yaz


GERÇEKTEN 'MAHŞER'MİŞ

Konu: GUNCEL

‘Mahşer’ adında bir dizi başladı. Türkiye’nin ilk gerçek zamanlı dizisi olma özelliğini taşıyor. İzledim, ilk olmak dışında başka da bir özelliği yok zâten. Hatta ilk gerçek zamanlı dizisi olsun diye biraz aceleci bile davranılmış sanki. Gerçek anlamda bir “Mahşer”. İnsanı ‘mahşer’e hazırlıyor sanki. Hayatımda bu kadar kötü bir dizi daha izlediğimi hatırlamıyorum.


Çekim kalitesinin düğün salonu videosunu andırmasının dışında, çekim tarzı da berbat. İki kişi konuşurken kamera zart diye konuşana yaklaşıyor, o kadar yaklaşıyor ki dişindeki yemek artıklarını göreceğiz neredeyse. Adam susar susmaz kamera açılıyor, konuşunca tekrar yaklaşıyor, tekrar açılıyor, tekrar yaklaşıyor, tekrar açılıyor. Ekrana kafa atıyorsunuz gibi bir durum var. (bilgisayar karşısında denemeyin)


Konuşmalar deseniz, sanki başka dizilerden karışık karışık copy/paste yapılmış gibi. Hiçbir anlamı hiçbir amacı olmayan boş laflarla dolu. Hele bakanla korumasının duygu dolu(!) konuşmaları... Dizide beylik sözler de ihmal edilmemiş: “Ata, avrada, hükümete binmesini bileceksin.” gibi bir laf vardı. Biraz Hırtlar Vadisi tadında.


Güyâ farklı karelerde farklı olaylar anlatılıyor; ama hiçbirinde kayda değer bir olay olmadığından diğer tarafta ne oluyor heyecanını da veremiyor. Dizinin yarısı arabalarda geçiyor. Sırf irtibat olsun diye gereksiz telefonlaşmalar. Sırf gerilim olsun diye gereksiz bağrışmalar. O kadar sapın* olduğu yerde kadın da olsun diye mini etekli bir iki kadın.


Oyunculuklar kötü. Senaryo kötü çünkü.


Müzikler mi? Hayır bahsetmek istemiyorum. Hayıııııııır!!!!


Bir emek verilmiş, kabul; ama kimse kusura bakmasın biraz ticaret kokan bir emek verilmiş. Burada televizyonculuk adına, sektör adına, yapımcılık adına, oyunculuk adına hiçbir şey göremedim ben. “Elimizi çabuk tutalım, ilk biz olalım.” gibi bir hava var. Sonrakilerin de önünü tıkamışlar.


Beğenen çıkar mı, bilemiyorum? Bence fazla gitmez.



* Sap=Erkek... ‘sap’ oyuncuların şahıslarına yönelik bir tanımlama olarak kullanılmamıştır.


- 12/12/2007 - yorum {0} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
MİTAT ANIL BÜTÜNER
"İnsan, ne başkasının düşündüğü kadar aptaldır, ne de kendisinin düşündüğü kadar akıllı."
HATALIYSAM :
mitatanilbutuner@yahoo.com.tr
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
ONPUNTO YAZILAR
SOYKIRIM YALANI
BAĞLANTILARIM
KONULAR
  • BASIN
  • EDEBiYAT
  • GUNCEL
  • MiZAH
  • SiNEMA
  • SiYASET
  • SORUYORUM
  • SPOR
  • SON YAZILAR
    - AKP EZİKLİĞİ ÜZERİNDEN...
    - KANADA : FOK SOYKIRIMI
    - ESKİ BİR OYUNU KEŞFETMEK
    - EĞİTİMDE OLİGARŞİ
    - GELENEKLERİ TAŞIYAN NEDİR?
    - GİZLİ KAHRAMAN: SELÇUK ŞAHİN
    - SCIENTOLOGY'NİN TOPLUMCU YÜZÜ
    - ADALETTE KAPİTALİZM OLUR MU?
    - NEŞELİ SİYÂSET
    - GERÇEKTEN 'MAHŞER'MİŞ


    Ahlaklı olmaya çalışırız; çünkü ahlaksız olduğumuzu biliriz. M.A.B.




    Her şeyin küçüğünü severiz, büyüğünü arzularız. M.A.B.