ANKARA MANZARASI : KIYMIK KIYMIK ANKARA
Yasal zorunluluğu olmayan uyarı:
Bu yazı 10.04.2009'da yazılmış ve Neslihan Çökük'ün hatırı olsun diye şinci yayımlanmıştır.
Sinemalara film dayanmıyor. Gelen film üç hafta kalıp gidiyor. Bazıları şehir merkezinde durmuyor, Ankara dışına taşınmış büyük alışveriş merkezlerinde gösterimlerine devam ediyor.
Alışveriş merkezlerine taşınmış sinemalardan insana hayır gelmez; çünkü sinema ipini koparıp AVM’ye gelmiş, ne için geldiğini bile bilmeyen kalabalıktan sağ çıkmayı başardıktan sonra, kulaklara yerleşmiş anlamsız gürültü silinmeden, kafa durulup kendine gelmeden izlenecek bir gösteri değildir. Sinema izlemenin medeni, kabul görmesi beklenen bir kurallar bütünü vardır bence: Kafa sakin, kulak çınsız, üst baş temiz olmalı. Kız tavlamak gibi tâli amaçlara sapılmamalı, hedefe odaklanmalı. Aç karnına gidilmemeli, mide gurultusunun yanı sıra ikinci perdede açlıktan bayılma tehlikesi yaşanmamalı. Bağırsaklar bozukken kesinlikle gidilmemeli; çünkü bağırsak, sesini bastırsak bile kokusuna hâkim olmak mümkün değil.
Dün Emre’yle birlikte sinemaya gidecektik. Elbette benim sinema için uygun gördüğüm kurallar bütününe uyarak. Elimde poğaçamla açlığımı bastırmak üzere Emre’nin iş çıkışına gittim. Ona da bir poğaça almıştım. İş çıkışı güle oynaya, kendimizi zorla hayata tutundurmaya çalışarak Atatürk Bulvarı’ndan aşağıya yürüdük. Ankara’nın tozu bir türlü bitmeyen asfaltlarından ve egzoz dumanlarından biraz kirlenmedik desem yalan olur; ama olsun, ilk taşı temiz olan atsın.
Bakanlıklar’a varınca eskinin sahaflarının, şimdinin Üniversite’ye, LES’e, TUS’a ve bilimum gereksiz sınava hazırlık kitabı satan kitapçılarının arasından, Olgunlar’dan Kızılırmak’a çıktık. Kızılırmak Sineması’na baktık, geç kalmıştık. Selanik Sokak’a girmek üzereydik ki Ankara’nın artık efsaneleşmiş kaldırıma benzemeyen kaldırımlarından yürürken kendini bilmez, yerini terk etmiş bir kaldırım taşı kendini ayakkabıma fırlattı, açık açık bana kafa tuttu. Hay bin kunduz! Sen tut o kabadayı taş tam ayakkabımın üstünden bir katmanı al götür. Oldu mu size ayakkabımın göbeğinde bir renk uyuşmazlığı! Gayri ben o taşı tekmelesem ne fayda. Taşla taş olmayayım deyip yürüdüm; ama yüreğimde bir sızı.
Girdik sinemaya, neye gideceğimizi bilmiyoruz. Ayakkabım çizik. Neyin saatine denk geldiysek ona gidecektik; çünkü Emre boynunda bir kartla köle gibi saat altı buçuğa kadar çalıştığından ve o kartı okutmadan işten sıvışma gibi bir lüksü olmadığından altı yedi arası tüm gösterimleri ıskalıyorduk. Nitekim çoğu filmi kaçırmıştık; bir de ayakkabımın üstünde belediye hafriyatı. Morelim bozulmuş, canım sıkılmış, sen bilemezsin daha neler!
O gitti, bunun başı kaçtı derken konusunu bile bilmediğimiz ve afişinde de konusuna dair hiçbir ipucu olmayan Kıymık’a girdik. Aslında buna girmekten ziyâde ‘kendimizi iteledik’ demek daha doğru olacak.
Sinema için koyduğum kurallara bir ek: Konusunu bilmediğiniz filme girmeyin.
Konu şöyle: Bilimsel deney yapılan bir alanda (ki ne tür bir çalışma olduğunu hiç bilmiyoruz, yalnızca öyle bir alan olduğu bilgisi veriliyor) kıymık çıkaran bir etkileşim oluyor, o kıymık insanın sinir sistemini bozuyor, vücut bol kıymıklı ve denetimden çıkmış bir halde kendine mama arıyor.
Asıl ekip şöyle oluşuyor, soyguncu çiftin arabası bozulunca evlilik yıldönümü kutlamasına giden çiftin arabasını gasp ediyorlar, böylece oluyor size dörtlü bir kargaşa… ve kıymık. İlk saldırı göz kadar bir benzinlikte, benzinliğin biricik pompacısına. Pompacı kıymıklanıyor ve bizim dörtlü o benzinliğe geliveriyor. Kıymıklanmış pompacı soyguncunun çişe giden kız arkadaşını kıymıklıyor, geri kalan üçü benzinliğe sığınıyorlar… Ondan sonrası dehşet hedefiyle yola çıkılmış güldürü.
Konuyu anlattım bitti. Böyle konulu bir filmi ben ayakkabımın üstünde belediyenin armağanı kıymıkla izledim. İlk on dakika reklam izledik ki ben bu süreyi ‘Acaba geçer mi?’ diye ayakkabımın üstündeki kıymığı düşünerek harcadım. Yarım saat sonra ara verildi, ‘ne çabuk’ şaşkınlığımı üstümden attıktan sonra kâğıt mendille ayakkabımı cilalamaya çalıştım; lâkin ikinci yarı makinistin düdüğüyle başladığında kıymık ayakkabımın üstünde duruyordu. Müthiş (!) bir finalle film bittiğinde perdede daha ilk isim çıkmadan sinemanın kapısında aldık soluğu… benim ayakkabımda kıymıklı.
Eve döndüm ayakkabım kıymıklı.
Buradan belediye çalışanlarına sesleniyorum: Kıymık’ı izleyin ve lütfen şu kaldırımları insanları kıymıklamayacak şekilde düzeltin artık. Bu filmden çıkarmamız gereken dersler var.
Son söz: Son sahnede ormanda başka bir kıymık kıpırdadı, umarım o bir kirpidir ve Kıymık-2 çekilmez.


